ANASAYFA


HALE
 PLİ DERE

  
   Yukarıdan kıvrıla kıvrıla gelir köyümüzün kenarından geçere
k Ceyhan nehrine dökülürdü. Aslantaş barajı hizmete girmeden önce köyün en önemli derelerinden birisiydi. Bu dere aynı zamanda köyümüzün sınırı sayılırdı. Köylülerden her insan mutlaka bu dereye ömründe birkaç defa gitmişlerdir. Her birinin ayrı bir anısı vardır bu güzel derede.

    Köyümüzün çobanları, canı sıkılanlar, yüzmek isteyenler ve şöyle bir gezintiye çıkmak isteyenler çoğu zaman uğramadan geçmezlerdi Halepli dereye. Hele yaz aylarında ekin biçenler, harman sürüp savuranlar, patos çektirenler, ot dövenler, küncü silkenler işleri bitince tozu, kiri pası Haleplinin serin sularında bırakıp rahatlarlardı.

   Köyde çift çubuk işleri tamamen bitince gençler veya davarları otlatanlar öğleye doğru hem kendileri serinlemek hemde malları sulayıp dinlendirmek için Haleplinin yolunu tutarlardı. Daha Halepli dereye varmadan herkes yolda çeşitli hayaller kurmaya başlardı. Kim en derin yerinde yüzmek, kimi göle koyunları atıp yüzdürmek, kimi balık tutmayı planlardı. Hatta içlerinde balık yakalayıp evde beslemeyi hayal edenler bile olurdu. Kim bilir başka ne hayaller kurarlardı.

   Halepliye varmak için çok sık ağaç ve çalılarla kaplı bir ormandan geçmek gerekirdi. Eniş aşağı neredeyse koşarak gidilirdi. Bir insanın geçebileceği kadar dar olan toprak yoldan koyunları inekleri kaybetmeden ulaşılmalıydı Halepliye.

   Çok korkardık çünkü ya yolda önümüze yılan çıkarda üstüne basarsak ya da eşek arılarının yuvasına rastlasak veya domuz sürüsüne denk gelirsek diye düşünerek yola devam ederdik. Ama Haleplide oynamak hayali her zorluğa karşı güç verirdi bize. Hele kafadengi arkadaşlarla birlikte isek değmeyindi keyfimize.

   Dereye yaklaştığımızda serinliğini yavaş yavaş hissederdik. Şırıl şırıl akan su sesi gelirdi kulağımıza. Hele Halepliye akan küçük derelerin cığıltısı ve göletlere düşen damlaların sesi sanki avucumuza damlıyormuş gibi olurdu.

   Derenin kenarına vardığımızda koşarak inerdik kayalıklardan aşağı. Bizler aşağı indikten sonra keçi ve koyun zıplayarak, ineklerin oflaya puflaya inişlerini seyreder gülüşürdük keyifle. Mallar koşuşturarak içmeye başlarlardı derenin serin sularından.

   Halepli yolunda kurduğumuz hayalleri gerçekleştirmek için davarların çabucak sulanıp yatışsınlar diye sabırsızlanırdık. Çünkü onları kaybetme korkusu olurdu içimizde ve rahat oynayamazdık. Sonunda koyun ve keçiler ya kayalıkların üzerinde ya da küçük mağaralara girer yatarlardı. İnekler ise suyun kenarında çınar ağaçlarının gölgesinde dinlenirlerdi.

   Artık bizler onların dinlenmeye başladıklarından emin olduktan sonra kimimiz elbiselerin çıkarıp bazı sabırsız olanlarımız ise elbiselerimizle beğendiğimiz göletlere atlardık. Tabi getirdiğimiz karpuzları dere kenarındaki pınarın serin sularına bırakırdık iyice soğusun diye. Bazılarımızda karpuzlarını göle atarak yüzerken onunla oynardı.

   İyi yüzme bilenler derin göllerde yüzerlerdi. Hatta Hoplama denilen bir göl vardı ki orası herkesin yüzmeye cesaret edemeyeceği kadar derindi. Bazılarımız şalvarlarımızın belini ve bir paçasını bağlar iyice ıslattıktan sonra diğer paçasından üfleyerek şişirip üzerine binerek yüzme öğrenirdi.

  Bizlere yüzmeye doyup iyice yorulduktan sonra artık sıra koyunları çimdirmeye gelirdi. Arkadaşlarla birlikte koyunları yakalayıp birer birer göle atmaya başlardık. Koyunların yüzüşünü seyretmek ayrı bir eğlence idi bizler için. Onlar yüzerken sadece kafaları görünürdü suyun yüzünde. Yüze yüze gölün kenarına çıkarlardı sonunda. Şırıl şırıl sular akardı yünlerinden. Ama kuruyunca bembeyaz olurdu yünleri..

   İkindiden sonra açıkmaya başlardık. Azığımızdan yuka ekmeği çıkarıp suya ısladığımız karpuzları tahta saplı Maraş bıçağı ile keser bölüşürdük. Ayrıca üzüm getirenler üzüm ekmek incir getirenler ise incir ekmekle karınlarını doyururlardı. Hala unutamam o yediğimiz yemeğin tadını.

   Artık sıra balık tutmaya gelirdi. Kadirlideki sebze pazarından alıp hazırladığımız oltaları şalvarın cebinden dikkatlice çıkarıp atardık oltaları göletlere haydi bismillah diyerek. Ve beklerdik kayaların üzerine çıkıp sabırla balığın oltaya takılmasını. Balıklar alay edercesine sürü sürü geçerlerdi berrak suda gözümüzün önünden ama bir tanesi düşmezdi oltaya. tabi balık tutanların sevinç ve gururuna diyecek yoktu. Bu arada birkaç arkadaşta evde beslemek için balık yakalamaya çalışırlardı suyun yukayerlerinde.Balık yakalayanlar lastik ayakkabılarına su doldurur yakaladıkları balığı içine bırakırlardı.

   Susadığımızda derenin kenarında kaynayan pınarlara giderdik. Kumları sağa sola dağıtarak kaynayan pınara eğilip ağzımızla kana kana içerdik. Tabi burnumuzda batardı suya. Ardından büyük çınar ağaçlarının gölgesinde oturup kumdan evler yapar beş taş oynardık. Karpuz kabuğundan yaptığımız Kayıkları zevkle yüzdürürdük derenin sularında…

   Güneş iyice batmaya yaklaşınca bizleri dönüş telaşı ve üzüntüsü sarardı. Koyunları keçileri harekete geçirirdik. İnekleri ise yularından tutarak yola koyulurduk. Derenin kenarındaki yardan davarları çıkardıktan sonra, son bir defa daha bakardık Haleplinin göllerine, taşlarına kumlarına, çınarlarına ve pınarlarına. Ardından üzüntüyle ıslık çala çala yola düşerdik.

   Serin olsun diye derede yıkadığımız elbiseleri yaş yaş giyerdik üzerimize. Lastik ayakkabıların içi su olurdu yürüdükçe vurçvurç çıkan sesler çok hoşuma giderdi. Lastik ayakkabıyla balık taşıyanlar dikenlere aldırmadan yalın ayak yollara düşerlerdi. Dereden iyice uzaklaşıp graç tarlaya varınca incir ağacının dibine oturur şalvarın cebinden aynayı tarağı çıkarıp uzun süre nemli saçlarımızı tarardık. Ardından ben tekenin sırtına biner, boynuzlarından tutarak bisiklet sürer gibi evin yolunu tutardım. eve yaklaşınca tekeden inerdim. Çünkü dayak korkusu vardı. Zavallı teke oflaya puflaya beni taşırdı.

   Tabi zaman çabuk geçti, yolumuz gurbete düştü. Bugün yarın derken birde baktım ki aradan 40 yıl geçmiş. Geçen yaz tatilinde köye baba ocağını ziyarete gitmiştim. Birkaç gün kaldıktan sonra gönlüm Halepli dereyi görmeyi arzuladı. Akşam serinliğinde evden ayrıldım. Yıllar öncesi canlandı hayalimde. O günlerde geçtiğim yerlerden geçerek Halepli dereye vardım. Keşke gitmez olaydım. Gözyaşları arasında seyrettiğim manzara çok acıydı. Aslantaş barajının etkisinden olsa gerek güzelim dere tamamen toprakla dolmuştu. Ne şırıl şırıl akan su vardı ne kaynayan pınarlar ne de koyu gölgeli çınarlar…

   Gözlerim yüzdüğümüz gölleri üzerine çıkıp balık tuttuğumuz taşları, göle atladığımız kayalıkları aradı. Keçi ve koyunlarımızın girip serinlediği yattığı mağaralar toprak altında kalmıştı. Daha fazla dayanamadım ve ıslık çala çala üzüntünün en derinini yaşayarak evin yolunu tuttum. O an Halepli derenin eski güzelliğine tekrar kavuşması için gücüm yetse neler yapmam diye düşündüm. Aslantaş barajı bir güzelliği daha tahrip etmişti. Bize de Halepli deredeki anılarımızla teselli olmak kaldı.

Ahmet Türkmenoğlu
Emekli Öğretmen
Araştırmacı yazar
5.7.2009 Ankara

 



Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam17
Toplam Ziyaret56439